Telefon
WhatsApp
“HAT”, “ARAP” YAZI SANATIYMIŞ

Bazı Araplar arasında geçmişten beri, İslam dininin de tıpkı önceki zamanlarda olduğu gibi yalnızca bir millete, Arap milletine gelmiş bir din olduğu sakat anlayışının varlığı bilinmektedir. Bu düşünceye göre, diğer inananlar birer “mevali”dir, yani Araplara hizmet etmekle mükellef insanlardır. Nitekim tarihte Karahanlılar ve Selçukluların tarih sahnesine çıkmasına kadar Türklere genellikle “mevali” gözüyle bakılmış, Arap yöneticilerin hizmetlerine memur insanlar olarak telakki edilmiştir. Öyle ki Mısır’da ilk Türk devletini kuran “Kölemenler” mevalilerin kurduğu bir devlettir; döneminin en büyük devletlerinden biri olan “Memluklu” da. Yani Arap zihni, kendilerini hâkimiyetleri altına alan Türklerin kurduğu bu devletleri küçümseme yoluna gitmiş ve onları “kölelerin devleti” adıyla adlandırmışlar, tarihe de böyle geçmiştir. Biz de maalesef aynı kavramlarla adlandırmaya devam etmekteyiz.

Diğer yandan medeniyet tarihimiz de benzer bir durumdadır. Örneğin nakkaşlık sanatı, İslami dönemde tek resim sanatı haline gelen minyatür de bir Türk sanatıdır. Uygur sanatçılar yoluyla bugünkü İran’a, dönemin Bağdat’ına kadar yayılmış ve başlıca İslam sanatlarından biri haline gelmiştir. Ne var ki “Fars” sanatı olarak takdim edilmiştir dünyaya.

İNCE MİNARELİ MEDRESE

Filozoflarımız, düşünce insanlarımız için de aynı durum geçerlidir. Farabi, bir Arap düşünürüdür anlatılanlara bakılırsa, İbni Sina da öyle.

farabi

Tabii ki bunlara dayanak yapılan çeşitli tarihi gerçekler de bulunuyor. Mesela dönemin Türk nakkaşları eserlerine imzalarını Arapça olarak atarlarken, filozof ve düşünce insanlarımız da eserlerini Arapça kaleme alıyorlardı. Hatta Farabi, Arapçanın gramerini bile yazmış ve bugünkü Arapçanın gelişmesinde en önemli kilometre taşlarından birini inşa etmişti.

Oysa bunun asıl sebebi, Türk tefekkürünün cihanşümul, bugünkü karşılığı ile evrensel olmasından kaynaklanıyordu. Türk, tüm dünyayı kendi hakimiyet sahası olarak gördüğünden karşılaştığı halklara bir ayrım yapmıyor, onların dillerini kullanmaktan, hatta onu devlet dili yapmaktan imtina etmiyordu. Türk milletinin gözünde bütün insanlar bir ve eşitti, dolayısıyla kendi milli kimlikleri ile yaşamaya, onları devam ettirmeye hakları vardı. Tüm insanlar, temel haklarını sürdürebilmeli, herkesin huzur ve güven içinde yaşamalarına imkan sağlanmalıydı. Dolayısıyla İslam’ı Allah’ın vazettiği, Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) aracılığıyla duyurduğu şekilde evrensel bir din olarak kabul etmişler ve bu son dinin mesajının tüm insanlığa ulaşması için yılmadan mücadele etmeyi var olmalarının bir gereği olarak kabul etmişlerdir. Bu sebepledir ki, Türklerin dünya hâkimiyetleri dönemi birer “barış çağı” olmuştur. “Pax-Selçuklu”, “Pax-Osmanlı” gibi. Türklerin bu telakkisi İslamiyet’te tam karşılığını bulmuştu. Ne var ki Türklerin siyasi hakimiyetleri zayıfladığında bu durum onların aleyhine olarak kullanılmaya çalışılmıştır ne yazık ki.

Peki, bütün bunları niçin ifade etme gereği duydum? Buna sebep, bugün gazeteler düşen bir haber oldu. Türkiye UNESCO’ya hat sanatının İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası listesine alınması için başvurunca 16 Arap devleti de bunun “Arap kaligrafisi” olarak tescillenmesini talep etmiş ve bu da kabul edilmiş. Arapların gerekçesi yazının Arapça olması, Arap harfleriyle yazılması olmuş.

MİNYATÜR

Hâlbuki insaf sahibi herkes bilir ki, Arap kaligrafisi yani hat sanatı diye bir sanat yoktur. Bu, yüzyıllar içinde Türk sanatçıları tarafından geliştirilmiş bir sanattır. Sadece, Kur’an yazısı Arapça olduğundan ve hat sanatı genellikle ayet-i kerimeleri yazmak için kullanıldığından “Arapça”dır.

Dolayısıyla bu 16 Arap ülkesinin tavrı, yüzyıllar öncesinde görülen “İslam” bizim için indirilmiş bir dindir, haşa “milli dindir” şeklindeki sakat şuur altının bir tezahürü, ırkçılık anlamında Arapçılık yapmak gibi görünmektedir.

Bu ise önemli bir hastalıktır. Hatta Yahudilerle Arapların “amca oğlu” oldukları gibi bir süper ırkçılığın alametlerindendir. Ne yazık ki, konuyu yakından takip eden kimi uzmanların da beyan ettikleri gibi, bazı Arap ülkelerinin İsrail ile yakınlaşmalarının bir sebebi de bu amca oğlu olma anlayışıdır. Öyle ki, çeşitli Arap ve İsrail aydınlarının da bu düşünceyi fırsat buldukça dile getirmeye çalıştıkları dikkat çekmektedir.

Oysa Türkler, hep samimi bir Müslüman olmuşlar, yukarıda değinildiği gibi, İslamiyet’i Allah’ın buyruğuna uygun şekilde evrensel bir din kabul etmişler ve ilayı kelimetullah yoluyla bu son dini tüm insanlığa ulaştırmak için mücadele etmişlerdir. Ve hiçbir zaman çeşitli milletlerde görüldüğü şekliyle ırkçı olmamışlar, aksine tüm insanların bir arada mutlu ve bahtiyar yaşaması için kendilerini feda etmişlerdir.

Elbette bu duyguyu hiç kaybetmeyeceğiz. Çünkü, Kaşgarlı Mahmud’un kaydettiği gibi, biz böyle yaratılmış bir milletiz.

Bazı Araplar arasında geçmişten beri, İslam dininin de tıpkı önceki zamanlarda olduğu gibi yalnızca bir millete, Arap milletine gelmiş bir din olduğu sakat anlayışının varlığı bilinmektedir. Bu düşünceye göre, diğer inananlar birer “mevali”dir, yani Araplara hizmet etmekle mükellef insanlardır. Nitekim tarihte Karahanlılar ve Selçukluların tarih sahnesine çıkmasına kadar Türklere genellikle “mevali” gözüyle bakılmış, Arap yöneticilerin hizmetlerine memur insanlar olarak telakki edilmiştir. Öyle ki Mısır’da ilk Türk devletini kuran “Kölemenler” mevalilerin kurduğu bir devlettir; döneminin en büyük devletlerinden biri olan “Memluklu” da. Yani Arap zihni, kendilerini hâkimiyetleri altına alan Türklerin kurduğu bu devletleri küçümseme yoluna gitmiş ve onları “kölelerin devleti” adıyla adlandırmışlar, tarihe de böyle geçmiştir. Biz de maalesef aynı kavramlarla adlandırmaya devam etmekteyiz.

Diğer yandan medeniyet tarihimiz de benzer bir durumdadır. Örneğin nakkaşlık sanatı, İslami dönemde tek resim sanatı haline gelen minyatür de bir Türk sanatıdır. Uygur sanatçılar yoluyla bugünkü İran’a, dönemin Bağdat’ına kadar yayılmış ve başlıca İslam sanatlarından biri haline gelmiştir. Ne var ki “Fars” sanatı olarak takdim edilmiştir dünyaya.

Filozoflarımız, düşünce insanlarımız için de aynı durum geçerlidir. Farabi, bir Arap düşünürüdür anlatılanlara bakılırsa, İbni Sina da öyle.

Tabii ki bunlara dayanak yapılan çeşitli tarihi gerçekler de bulunuyor. Mesela dönemin Türk nakkaşları eserlerine imzalarını Arapça olarak atarlarken, filozof ve düşünce insanlarımız da eserlerini Arapça kaleme alıyorlardı. Hatta Farabi, Arapçanın gramerini bile yazmış ve bugünkü Arapçanın gelişmesinde en önemli kilometre taşlarından birini inşa etmişti.

Oysa bunun asıl sebebi, Türk tefekkürünün cihanşümul, bugünkü karşılığı ile evrensel olmasından kaynaklanıyordu. Türk, tüm dünyayı kendi hakimiyet sahası olarak gördüğünden karşılaştığı halklara bir ayrım yapmıyor, onların dillerini kullanmaktan, hatta onu devlet dili yapmaktan imtina etmiyordu. Türk milletinin gözünde bütün insanlar bir ve eşitti, dolayısıyla kendi milli kimlikleri ile yaşamaya, onları devam ettirmeye hakları vardı. Tüm insanlar, temel haklarını sürdürebilmeli, herkesin huzur ve güven içinde yaşamalarına imkan sağlanmalıydı. Dolayısıyla İslam’ı Allah’ın vazettiği, Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) aracılığıyla duyurduğu şekilde evrensel bir din olarak kabul etmişler ve bu son dinin mesajının tüm insanlığa ulaşması için yılmadan mücadele etmeyi var olmalarının bir gereği olarak kabul etmişlerdir. Bu sebepledir ki, Türklerin dünya hâkimiyetleri dönemi birer “barış çağı” olmuştur. “Pax-Selçuklu”, “Pax-Osmanlı” gibi. Türklerin bu telakkisi İslamiyet’te tam karşılığını bulmuştu. Ne var ki Türklerin siyasi hakimiyetleri zayıfladığında bu durum onların aleyhine olarak kullanılmaya çalışılmıştır ne yazık ki.

Peki, bütün bunları niçin ifade etme gereği duydum? Buna sebep, bugün gazeteler düşen bir haber oldu. Türkiye UNESCO’ya hat sanatının İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası listesine alınması için başvurunca 16 Arap devleti de bunun “Arap kaligrafisi” olarak tescillenmesini talep etmiş ve bu da kabul edilmiş. Arapların gerekçesi yazının Arapça olması, Arap harfleriyle yazılması olmuş.

Hâlbuki insaf sahibi herkes bilir ki, Arap kaligrafisi yani hat sanatı diye bir sanat yoktur. Bu, yüzyıllar içinde Türk sanatçıları tarafından geliştirilmiş bir sanattır. Sadece, Kur’an yazısı Arapça olduğundan ve hat sanatı genellikle ayet-i kerimeleri yazmak için kullanıldığından “Arapça”dır.

Dolayısıyla bu 16 Arap ülkesinin tavrı, yüzyıllar öncesinde görülen “İslam” bizim için indirilmiş bir dindir, haşa “milli dindir” şeklindeki sakat şuur altının bir tezahürü, ırkçılık anlamında Arapçılık yapmak gibi görünmektedir.

Bu ise önemli bir hastalıktır. Hatta Yahudilerle Arapların “amca oğlu” oldukları gibi bir süper ırkçılığın alametlerindendir. Ne yazık ki, konuyu yakından takip eden kimi uzmanların da beyan ettikleri gibi, bazı Arap ülkelerinin İsrail ile yakınlaşmalarının bir sebebi de bu amca oğlu olma anlayışıdır. Öyle ki, çeşitli Arap ve İsrail aydınlarının da bu düşünceyi fırsat buldukça dile getirmeye çalıştıkları dikkat çekmektedir.

Oysa Türkler, hep samimi bir Müslüman olmuşlar, yukarıda değinildiği gibi, İslamiyet’i Allah’ın buyruğuna uygun şekilde evrensel bir din kabul etmişler ve ilayı kelimetullah yoluyla bu son dini tüm insanlığa ulaştırmak için mücadele etmişlerdir. Ve hiçbir zaman çeşitli milletlerde görüldüğü şekliyle ırkçı olmamışlar, aksine tüm insanların bir arada mutlu ve bahtiyar yaşaması için kendilerini feda etmişlerdir.

Elbette bu duyguyu hiç kaybetmeyeceğiz. Çünkü, Kaşgarlı Mahmud’un kaydettiği gibi, biz böyle yaratılmış bir milletiz.

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Kahramanmaraş Nöbetçi Eczaneler

Sidebar Alt Kısım İkili Reklam Alanından İlki 150x150

E-Bülten Aboneliği